Sevgili Dupe ziyaretçileri, bugün “Stres kalıtsal mıdır” konusunda bilinmesi gerekenleri ele alıyoruz.
Stres Kalıtsal Mıdır? Annemin Sessizliğiyle Büyümek
Kayseri’de sonbahar başka oluyor. Sabah ayazı yüzüne vururken insan sadece üşümüyor; geçmişini de hissediyor. O sabah da öyleydi. Cumhuriyet Meydanı’ndan eve yürürken içimde anlamsız bir sıkışma vardı. Hani biri kötü bir haber verecekmiş gibi olur ya… İşte tam öyle. Oysa ortada kötü bir şey yoktu. Derslerim fena gitmiyordu, çalıştığım kafede işler yoğundu, arkadaş çevrem de iyiydi. Ama yine de omuzlarımda görünmeyen bir yük taşıyordum.
Eve girince annemi mutfakta buldum. Çayın altını kısmayı unutmuştu. Tencerenin dibinden yükselen yanık kokusu bütün evi sarmıştı.
“Anne, iyi misin?” diye sordum.
Bir an durdu. Bana bakmadan konuştu.
“İyiyim oğlum. Sadece dalmışım.”
Ama annemi tanıyordum. O “dalıp gitmeler” aslında başka bir şeydi. Yıllardır fark ettiğim ama adını koyamadığım bir şey.
Belki de o gün ilk kez kendi kendime gerçekten sordum:
Stres kalıtsal mıdır?
Babamın Sert Sessizliği
Babam çok konuşan biri değildi. Çocukluğum boyunca onu hep yorgun gördüm. Sanki dünyaya gelirken omzuna görünmez bir taş yüklemişlerdi. Eve gelir, televizyonun karşısına oturur, kimseyle kavga etmeden ama kimseye de tam yaklaşmadan yaşardı.
Bazı akşamlar durup onu izlerdim. Haberleri seyrederken bile çenesini sıktığını fark ederdim. Ellerindeki damarlar belirginleşirdi. İçimde tuhaf bir korku oluşurdu.
Bir gün cesaret edip sordum:
“Baba, neden hep streslisin?”
Bana uzun uzun baktı. Sonra sadece şunu dedi:
“Bizim ailede rahat adam yoktur.”
O cümleyi yıllarca unutamadım.
Çünkü gerçekten de yoktu.
Dedem genç yaşta kalp krizi geçirmişti. Halam yıllardır panik atakla uğraşıyordu. Annem en küçük meselede uykusuz kalıyordu. Ben ise daha 25 yaşında olmama rağmen geceleri sebepsiz yere nefesimi kontrol ederek uyuyordum.
İnsan bazen kendini özgür sanıyor. Ama bazı duygular sanki soyadı gibi nesilden nesile geçiyor.
Üniversite Yıllarında İlk Büyük Çöküşüm
Erciyes Üniversitesi’nde okurken bir dönem hayatım tamamen dağıldı. Final haftasıydı. Herkes stresliydi ama benim yaşadığım başka bir şeydi.
Kütüphanede otururken bir anda kalbim hızlanmaya başladı. Ellerim buz gibiydi. Sanki bulunduğum ortam daralıyordu. Ayağa kalktım ama yürüyemedim.
O an öleceğimi düşündüm.
Gerçekten düşündüm.
Arkadaşım beni dışarı çıkardı. Soğuk hava yüzüme vurunca biraz kendime geldim ama içimde korkunç bir utanç vardı. İnsanların beni zayıf gördüğünü sandım.
O gece yurtta sabaha kadar uyuyamadım. Tavana bakarken aklımdan tek bir şey geçiyordu:
“Ben neden böyleyim?”
İnternette saatlerce araştırma yaptım. Stres bozuklukları, kaygı problemleri, travmalar…
Sonra karşıma bir başlık çıktı:
“Stres kalıtsal olabilir mi?”
İşte o an içimde bir şey kırıldı.
Çünkü okudukça ailemi görüyordum.
Dedemin suskunluğu…
Babamın öfkesi…
Annemin sürekli diken üstünde oluşu…
Ve benim geceleri sebepsiz yere daralan göğsüm…
Annemle İlk Gerçek Konuşmamız
Bir akşam annem balkonda oturuyordu. Hava serindi. Kayseri’nin kuru ayazı insanın içine işliyordu. Yanına battaniye alıp oturdum.
Uzun süre konuşmadık.
Sonra ona dedim ki:
“Anne, sen mutlu musun?”
Yüzündeki ifade hâlâ aklımdadır. İnsan bazen bir soruyla yıllardır sakladığı şeyi düşürüyor.
Gözleri doldu.
“Ben küçüklüğümden beri hep kaygılıydım,” dedi. “Senin deden çok sert adamdı. Evde sürekli gerginlik olurdu.”
İlk kez o gece annemin çocukluğunu dinledim.
Sürekli korkarak büyümüş.
Yanlış bir şey söylemekten…
Bir şeyi eksik yapmaktan…
Sevilmemekten…
Sonra bana dönüp şöyle dedi:
“Ben sana bunları yaşatmamaya çalıştım ama galiba insan içindeki korkuyu tamamen saklayamıyor.”
İşte o cümle beni paramparça etti.
Çünkü annem haklıydı.
Çocuklar sadece kelimeleri değil, duyguları da miras alıyor.
Stres Kalıtsal Mıdır, Yoksa Öğrenilen Bir Şey mi?
Uzun süre bunu düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum.
Belki stres tamamen genetik değildir. Belki insan annesinin ses tonundan öğrenir kaygıyı. Belki babasının gece yarısı sigara içişinden. Belki evdeki sessizlikten.
Ama bazı ailelerde gerçekten görünmeyen bir alarm sistemi var gibi.
En küçük problemde beden hemen savaş moduna geçiyor.
Telefon geç açılınca kötü bir şey olmuş sanıyorsun.
Bir mesaj geç gelince terk edilmekten korkuyorsun.
Bir hata yapınca dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyorsun.
Ben yıllarca bunun sadece benim zayıflığım olduğunu sandım.
Değilmiş.
Bazen insanın ruhu da aileden kalan eski bir ev gibi oluyor. Duvarlarında önceki hayatların çatlakları duruyor.
Kafede Yaşadığım O Gün
Çalıştığım kafede bir gün siparişleri karıştırdım. Çok basit bir hataydı aslında. Başka biri olsa güler geçerdi.
Ama ben titremeye başladım.
Patronun bana kızacağını düşündüm. İşten çıkarılacağımı düşündüm. Eve gidince saatlerce kendimi suçladım.
Gece günlük yazarken şunu fark ettim:
Ben hata yapmaktan değil, yetersiz görülmekten korkuyordum.
Ve bu korku bana ait olmayabilir diye düşündüm.
Babamın yıllarca taşıdığı “başarısız olursam değerim kalmaz” hissi belki fark etmeden bana da geçmişti.
İnsan bunu fark edince hem üzülüyor hem rahatlıyor.
Çünkü suçlu olmadığını anlıyorsun.
Ama aynı zamanda taşıdığın yükün ne kadar eski olduğunu da görüyorsun.
Bir Psikologla Konuştuğum Gün
Aylar sonra psikoloğa gitmeye karar verdim. İlk seans çok zordu. Konuşurken bile utanıyordum.
Ama bir noktada bana şöyle dedi:
“Kaygı bazen genetik yatkınlıkla gelebilir ama çoğu zaman aile içinde öğrenilen bir yaşam biçimidir.”
Bu cümle içimde yankılandı.
Öğrenilen bir yaşam biçimi…
Yani değişebilir miydi?
İlk kez umut hissettim.
Çünkü yıllardır stresin kaderim olduğunu düşünüyordum.
Sanki ailem nasıl yaşadıysa ben de öyle yaşayacaktım.
Ama belki zincir kırılabilirdi.
Belki bir insan kendi hikâyesinin yönünü değiştirebilirdi.
Günlük Tutmanın Bana Öğrettiği Şey
Ben yıllardır günlük tutuyorum. Bazen sadece iki cümle yazıyorum. Bazen sayfalar dolusu.
Ama şunu fark ettim:
İnsan duygularını yazınca onların sahibi oluyor.
Yoksa duygular insanın sahibi oluyor.
Bir gece günlüğüme şunu yazmışım:
“Bugün hiçbir kötü şey olmadı ama yine de içim daraldı.”
Bu cümleyi okuyunca ağladım.
Çünkü yıllarca kendime çok sert davranmışım.
Sürekli güçlü olmaya çalışmışım.
Sürekli kontrol etmeye…
Sürekli kusursuz görünmeye…
Oysa insan bazen sadece yoruluyor.
Ve yorulmak utanılacak bir şey değil.
Babamla Barıştığım Akşam
Geçen kış babamla çay içiyorduk. Televizyon açıktı ama ikimiz de izlemiyorduk.
Bir anda ona şunu söyledim:
“Baba, sen hiç mutlu oldun mu gerçekten?”
Uzun süre sustu.
Sonra çok sessiz bir şekilde:
“Bilmiyorum,” dedi.
O an içimde ona karşı yıllardır biriken öfke dağıldı.
Çünkü ilk kez onu güçlü bir adam olarak değil, korkmuş bir çocuk gibi gördüm.
Belki dedem de öyleydi.
Belki onun babası da…
O gece şunu anladım:
Bazı ailelerde stres miras gibi aktarılıyor çünkü kimse duygularını konuşmuyor.
Acı nesilden nesile sessizlikle taşınıyor.
Şimdi Kendime Başka Türlü Davranmaya Çalışıyorum
Hâlâ kaygılandığım günler oluyor.
Hâlâ geceleri durduk yere içim sıkışıyor bazen.
Ama artık kendime düşman gibi davranmıyorum.
Yürüyüşe çıkıyorum.
Müzik dinliyorum.
Günlük yazıyorum.
Annemle daha çok konuşuyorum.
Ve en önemlisi şunu kendime sık sık hatırlatıyorum:
Ailemden bana geçen şey sadece stres değil.
Dayanıklılık da geçti.
Sevme biçimleri de geçti.
Yeniden ayağa kalkabilme güçleri de geçti.
İnsan sadece acıyı miras almıyor.
İyileşme ihtimalini de alıyor.
Sonuç: Belki de En Büyük Değişim Fark Etmekle Başlıyor
“Stres kalıtsal mıdır?” sorusunun tek bir cevabı yok belki.
Ama şunu biliyorum:
Bir evin içinde yıllarca korku varsa, çocuklar o korkunun sesini öğreniyor.
Bir baba sürekli kaygıyla yaşıyorsa, çocuk onun nefes alışını bile ezberliyor.
Bir anne geceleri sessizce ağlıyorsa, o hüzün bir şekilde evin duvarlarına siniyor.
Ben bunu yaşayarak öğrendim.
Ama artık başka bir şey daha öğreniyorum:
İnsan geçmişinden tamamen kaçamasa da onunla başka türlü yaşamayı öğrenebiliyor.
Belki ben hâlâ stresli biriyim.
Ama artık nedenini biliyorum.
Ve insan bazen sadece bunu anlayınca bile biraz hafifliyor.
“Stres kalıtsal mıdır” konusunu beğendiyseniz Dupe sayfamızdaki diğer makalelerimize de göz atmanızı öneririz.